Yalnız Gezegen

welcome

Siz Buraya Daha Önce De Gelmiştiniz. Tabii Gelmiştiniz Ya... Tabii. Ben Gördüğüm Yüzü Asla Unutmam. Buraya Gelin De Elinizi Sıkayım! Bir Şey Söyleyeyim Mi? Sizin Yüzünüzü Bile Görmeden, Yürüyüşünüzden Tanıdım. Castle Rock'a Dönmek Için Bundan Daha Iyi Bir Gün Seçemezdiniz.

Böyle.


Doğanın bazı kanunları vardır. Kedilerin, köpeklerin bile bildiği kanunlar. Mesela güçlü olan hayatta kalır. Zayıf olan ölmeye mahkumdur. Bir köpek bile en güçlü yavrularını seçip, hayatta kalmaya en yatkın yavrularını emzirmeye çalışır. Zayıf yavrular için güçlü olanın sütünden çalmaz. Bir anne köpek doğanın en basit kanunlarından birini çok iyi bilir; Güçlü olan, hayatta kalır.

İnsanlar da kuşkusuz doğanın bir parçasıdırlar. Doğanın her kanunu onlar için de geçerlidir. Bu yüzden insanlar "hayatlarını sürdürebilmek" amacıyla hep güçlü olmaya çalışırlar. Bazı insanlar bunun yöntemini diğerlerini zayıf bırakmak olarak düşünebilir. Genellikle bu insanlar kötü insanlardır. İnsanların iyiliğini istemezler. Aşırı hırs sahibi olurlar ve iyi her şeyin kendilerine ait olmasını isterler. Fakat doğanın başka bir hoşluğu olarak bu insanlar da pek mutlu olamazlar.

Bazı insanlar kötü insanlar olmamalarına karşın, seni zayıf gördüğünde üstüne basmak, kendi kuvvetini hissettirmek isterler. Bunlar genellikle senin yakın çevren olurlar ve çoğunlukla bu daha acı verici bir şeydir. Örneğin yıllarca en yakın arkadaşın bildiğin insan en küçük olayda birden sana anlamsızca kinini kusabilir. Aslında kusulan bu kin yılların birikimi olup ortaya çıkmak için doğru anı beklemiştir. Bu tip durumların ve saldırganlıkların illa da arkadaş çevrenden gelmesi gerekmez. İnsanı en zayıf düşüren duygu sevgidir. Sevilen herkes böyle şeyler yapabilir. Bazı insanlar sevginin seni zayıf düşürdüğünü düşünerek tepene çıkmaya çalışabilir, saldırganlaşmaya başlayabilir.

Gerçeklik?


Alice Harikalar Diyarında'yı ilk ne zaman, kimden dinlediğimi hatırlamıyorum. Muhtemelen annem ya da anneannemden dinlemişimdir ama benim bu masalla ilgili en canlı anım ilkokuldaki diksiyon derslerinden. Bir derste hocamız sıralarımıza kafalarımızı koyup, gözlerimizi kapatarak hayal kurmamızı istemişti. Sonra bize Alice'in çay saatine geciken beyaz tavşanı takip etmesiyle başlayan o masalı anlatmaya başlamıştı. Çocuk zihnimde renkler uçuşuyor, tavşan koşup duruyor ve Alice onun peşinden gidiyordu. Kupa Kraliçesi kırmızılar içindeydi, Beyaz Kraliçe beyazlar. Sonra öğretmenimiz masalı bitirdi: "Ve Alice ter içinde uyandı. Gördüğü her şey bir rüyaydı. Oh yatağımdaymışım dedi." Alice Harikalar Diyarında'yı ilk ne zaman, kimden dinledim bilmiyorum ama masaldan o gün nefret ettim.

"Her şeyin bir rüya olması" olayından küçüklüğümden beri gerçekten nefret ediyorum. Hele hele bir masalda fantastik olayların sonunda rüyaya çıkması gerçekten çok üzücü. Çocukların hayal dünyasını bu denli kısıtlamaya ne gerek var bilmiyorum. "Bu olaylar masalda bile rüya çıkıyor tatlım." demek hayal gücüme yapılabilecek en büyük hakaret olabilir belki de. Bir öykünün sonunda her şeyi rüyaya bağlamak, "Bu öyküye bir son yazamadım" demenin en basit şekli de olabilir. Ama ben ejderhaların, büyücülerin, uçmanın gerçekliğine hiç değilse kitaplarda inanmak istiyorum. Yazarın yarattığı fantastik dünyasının arkasında durması, beni çok mutlu ediyor. J.K Rowling'i, Guin'i, J.R.R Tolkien'i ya da King'i başarılı yapan bu. Yarattığı fantastik gerçekliğin gerçek olduğuna inançları. Her şeyi rüyaya bağlamayacak kadar cesareti olan her yazara selam olsun:)

Rüya konusunun bu kadar bilinmez olması, insanları paranoyaya sürüklüyor. Ya yaşadıklarımız bir rüyaysa? Özellikle Inception gibi efekt konusunda aşmış ama diğer her konuda çok abartıldığını düşündüğüm filmin bünyelerde paranoya yarattığının inkar edemeyeceğim. Aynı paranoyayı Truman Show'u izleyip değişik bir adaptasyonla yaşamak mümkün. Ya hayatımız bir showsa? Hayatım Truman  Show tarzı bir şeyse izleyicilerimin pazar günleri dışında sıkıldığını sanmam. Ya da yağmurlu gri havalar dışında. Hemen her konuya isyan eden televizyon seyircisi hava gri olduğunda ve yataktan kalkmadığımda yapımcıma isyan ediyor olabilir: "Şu Allah'ın cezası havayı düzeltin de, şu kız bir haraketlensin, sıkıldık be!"

Finansbank reklamında Mustafa Keser'i oynatan reklamcıyla Pepsi reklamında Bülent Ersoy'u oynatan reklamcı aynı değilse, ben de hiçbir şey bilmiyorum. Ya da Finansbank'ın reklamını örneğin Garanti Bankası, Pepsi'nin reklamını Coca Cola çekmiş de olabilir. Bu olanları başka türlü açıklayamıyorum. Peki Okan Bayülgen'in "Bin dakika, bin dakika!" diye çıkış yaptığı "o şey" de nedir? Of tanrım, keşke bunlar bir rüya olsa.

Türkiye'de uzay çalışmalarının yeterince ileri düzeyde olmamasının nedenini keşfetmiş bulunuyorum: Meslek seçimini 18 yaşımızda yapıyor olmamız. Eğer meslek seçimi 6 yaşında yapılıyor olsaydı Türkiye'nin bir sürü astronotu olacaktı. Ama bu durumda mesela mühendis sayısı ne olurdu bilmiyorum. Biraz mühendis... Ve tek amaçları: Kendilerine Transformers üretmeye çalışmak. İşte öyle bir şey, bilemedim ki şimdi.

Son söz olarak: Düşünülebilen her şey gerçektir, rüya diye bir şey yok. Gerçi şimdi rüya düşünebiliyorsak, rüya da gerçektir. O zaman rüya da vardır. Ama rüya varsa, ne gerçek? Bunu bilemeyiz. Bildiğimiz bir şey varsa Unicorn diye bir şey vardır. Ama şişmandır. Bu yüzden ona gergedan deriz. O zaman herkese gerçeğinin rüya güzelliğinde olduğu günler dilerim. Tabi dilek gerçek bir şeyse. Ya da... Evet. 


Ölüler, Prensipler ve Boşvermek


"Boşver" anlamındaki en güzel kelimenin -ki aslında söz öbeği sayılır- bir küfür olması dolayısıyla her an, her yerde ve herkesin yanında kullanılamıyor olması çok kötü. Çünkü boşvermek aslında direk olarak hayata, duruma ya da en azından o ana küfretmektir. Bence insanların bazı küfürler konusundaki ön yargılarını yıkmaları gerekiyor. Yani küfür yerine yıldız, kare, ünlem falan görünce aklınıza papatya tarlası gelmiyor değil mi? Benim de gelmiyor. O zaman boşverin. Ya da ne yapın biliyor musunuz? Bence biliyorsunuz.

Boşvermek konusundaki girişimin ve çılgın isyanlarımın nedeni aslında şuydu: Boşverme isteği. Hayatla ilgili o kadar meşguliyetimiz var ki, hayatımızı yaşayamıyoruz. Mutlu bir hayat kurmak için çalışırken bizi mutlu eden şeyleri yapamıyoruz. Şu an Jeremy Bentham bu yazımı okuyor olsaydı beni alnımdan öperdi. Sonra ama "Gelecekteki mutluluk şimdiki mutsuzluktan büyükse, mutsuzluğu çekmek akıllıcadır" derdi. Ama ölüler prensip olarak yazılarımı okumaz ve alnımdan öpmezler. Zaten böyle bir olay beni çok korkuturdu. Bu yüzden bu konuda mutsuz değilim. Her neyse. Hayatı düzenlerken arada bir sürü şey kaçırıyoruz. Güllere koşarken kır çiçeklerini ezmek yani. Bir yandan güzel bir film izleyeceğim diye bir sınavı kötü geçirmenin ve ardından pişmanlık ya da gerginlik çekmenin anlamsız olduğunu biliyorum ama bir yandan da şöyle bir gerçek var: şu an izlemediğimiz bir filmi asla bir daha bu halimizle izleyemeyeceğiz. Herakleitos bu yazımı okusa "Tabi bebeğim. Aynı ırmakta iki kere yıkanılmaz." derdi ama ölüler prensip olarak bana bebeğim demezler.

Bazen her insan gibi beni üzen her haberi önceden algılayıp okumadan geçebilmek, her sözü tahmin edip kulağımı tıkayabilmek istiyorum. En saçma olayın bende en salak çağrışımları yaparak beni üzebildiği her çağrışım öğesini silmek, günde bir kere olsun "boşver" diyebilmek istiyorum. Olmuyor.

Birine sinir olduğumda, örneğin arkamdaki küçük kız kafama iğrenç bir Kebap 49 balonuyla vurup durduğunda onun balonunu patlatmayı düşünmek, çevremdeki sivri cisimleri taramak yerine bunu boşverebileyim istiyorum. Otoritenin köpeklerinden biri bedenimiz, namusumuz ya da hayatımız üstüne ahkam keserken gülebilmek istiyorum. Gülebilmek, boşvermenin en zararsız ve aynı zamanda en sinir bozucu şekli çünkü. Şimdi Nietzsche sinirimi bozan şeyler konusunda gülebilme isteğimi bilseydi beni onaylar ,"İnsanoğlu o kadar acı çekmiş ki, yalnızca o gülmeyi keşfedebilmiş" derdi. Ne yazık ki ölü insanlar beni onaylamazlar. Bu bir prensip.

Rasputin'le fiziksel benzerliğimiz de dikkat çekici.
Aslında tamamen boşvermek istediğimi de düşünmüyorum. Bazen kendime yalan söylemeyi seviyorum. Küçük mutluluklar getirebiliyor çünkü. İtiraf etmem gerekirse (ki böyle bir şey gerekmiyor) tanıdığım insanların %70'inin doğum günümü Facebook'ta "Bugün Dina'nın doğum günü" yazdığı için kutladığı gerçeğini biliyorum. Bugün profilimi kapatsam ya da sadece bu bilgiyi silsem beni kutlayan insanların sayısının çok düşeceğinin de farkındayım. Ama bunları yapmıyorum. Aslında insanların doğum günümü kutlamalarının önem arz etmediğini düşünmüştüm. Böyle şeylerle barışık biriyimdir sanıyordum. Ama geçen doğum günümde belki de ilk kez insanların senin için "İyi ki doğmuşsun" demesinin ne kadar hoş bir şey olduğunu fark ettim. Yani insanların benim doğum günümü gün-ay-yıl şeklinde bilmelerinden önemli olan şey benim hayatta olmama ya da hayatlarında olmalarına mutlu olmaları. Bu ikisi olmasa bile bana incelik göstermeyi düşünmeleri beni mutlu ediyor. Aslında bu konu bile boşvermişlik olabilir. Çünkü insanların benim hakkımda bildiklerini değil, benim hakkımda hissettiklerini önemsiyorum. Mesela şu an Rasputin olsaydı doğum günümüzü birlikte kutlardık. Ben ona "Ra- ra- Rasputin" şarkısını söyleyerek nefretini kazanırdım. Ama prensip olarak ölüler doğum günlerini benimle kutlamaz. O değil de defalarca siyanürle zehirlendiği halde tatlı yiyerek kurtulmuş Rasputin'in 22 Ocak doğumlu bir kova olması beni hiç şaşırtmıyor. Kova şansı, 22 Ocak boğazı. Hell yes.

Boşvermekle ilgili en güzel kelimenin küfür olmasının şöyle tatlı bir yanı var: kelime esprileri. Mesela şu an her şeyi boşversem, yarın kağıdı boş vereceğim. İşte küfür kısmı burada devreye giriyor. O zaman hem kağıda bakarak hem de kağıda bakmadığın bir anda küfredebiliyorsun. Tabi hayatla ilgili umudunu kaybetmemek gerekiyor. Rasputin, defalarca zehirlendi -ki nasıl kurtulduğuna hakimsiniz:D-, vuruldu, dövülüp donmuş nehirlere atıldı ama hipotermiden öldü:D Donmuş nehirde alnında bir kurşunla ölü bulunduğunda nehre atılmadan yaşıyor olduğunu farkettiler. Adam resmen ölüme boşver demiş, ben tatlıya boşver diyemiyorum:) Neyse belki gün gelir beni siyanürlü bir ölümden kurtaran karamelli - muzlu bir pasta dilimi olur, bunu bilemeyiz. Kendimi küçük yalanlarla avutmayı sevdiğimi söylemiş miydim? Anton Çehov şu an yanımda olsa bana tiksinerek bakar ve "Yalan kadar insanı alçaltan bir şey yoktur." derdi. Ben de ona "Oğlum bi' git allasen, Vişne Bahçesi neydi öyle? Ben öyle kitap yazsam insan içine çıkmam, sen çıkmışsın bana insanlık dersi veriyorsun. Sende de yüz varmış!" derim. Ama benim de prensiplerim vardır, ölülere sert çıkışlar yapmam. Ama prensiplerimi boşvermeyi düşünüyorum, ya da daha güzel bir ifadeyle... Hayır, prensip olarak blogumda küfretmem.

Yanıtsız Sorular


Yaşadığım 20 yıl bana hayatla ilgili bazı sorulara yanıt bulma şansı tanıdı. Ama bazı sorular benim için hep cevapsız kaldı ve korkarım öyle kalacaklar.

 Örneğin, ben küçükken Coca-Cola Tangle diye bir şey veriyordu bilmem kaç tane siyah açma halkasına. O ne işe yarıyordu? Bilen gelsin Allah aşkına. 

Ne kadar yaşasam anlam veremeyeceğim başka bir şey varsa o da Serdar Ortaç şarkılarının sözleridir. Bildiğim kadarıyla Serdar Ortaç'ın sorunu kumardı, uyuşturucu değil. Öyle ise "Melek misin yoksa gümüş söğüt dalı mı?" gibi bir söz hangi kafayla yazılmıştır ki? Maça kızı kafası ya da sinek yedili sarhoşluğu falan diye bir şey var ben mi bilmiyorum, nedir yani. Aslında Serdar Ortaç şarkılarını sorgulamayı yıllar önce bırakmıştım. Bu şarkılar benim için müzikal değer ya da duygu taşımaktan öte, cemre düşmesi gibi şeyler olmuşlardı. Serdar Ortaç şarkısı duyunca yazın geldiğini anlıyordum. Serdar Ortaç'ın albüm çıkarmadığı yazlar -var mı böyle bir şey?- biraz daha eksik, daha soğuk ve anlamsız geçiyordu. Serdar Ortaç'ın klibinde oynattığı dansçı Ukraynalı/Rus/Polonyalı kızı sonra yanında sevgilisi olarak görmeyince üzülüyor, eski neşem kalmıyordu. Lakin... Bu süreç bugün bir mağazada onun yeni bir şarkısını duyunca yeniden başa sardı. Şarkı sözlerindeki anlamsızlık benliğimi sarıp beni kuruturken beynim şu sözlerin esareti altındaydı:

deli günler geldi geçti
çok yoruldum ağlamaktan
en azından ağlatıyorsun
*
haber aldım gökyüzünden
yağacakmış kar bu hafta
en azından yaklaşıyorsun
*
ayrıldık kime hesap sorsam bilmiyor
yeni bir aşk buldum dinmiyor
içime taht kurdun gidemiyorsun

*
haksızlık yakalandım artık aşka
tasalandı derdi başka
beni üzmek en derinden

*
aşkımdın ne güzeldin eski çağda
ne büyüktü tutkun ayda
çıkacak bu kalp yerinden



Tek tesellim bu sözlerim ezberimden değil internet arayıp yazmış olmamdayken yazın henüz yeni başladığını ve yaz bitene kadar bu şarkıyı muhtemelen ezberlemiş olacağımı düşünerek korkuyla ürperdim.



Yıllardır anlayamadığım başka bir şeyse ilk defa duyduğum bir şarkının en azından nakaratını ezberleyebilen beynimin niçin olup da yıllardır defalarca duyduğum bir şey örneği Osmanlı padişahları sırasını ezberleyemiyor oluşuydu. Beynimin çalışma prensibi canımı sıkmakla birlikte bu durum bir konsere gittiğimde işe yarıyordu. Çünkü kimse konserde "Osman Bey, Orhan Bey, Birinci Murat!" diye bağırmak istemez. Bu, eğlenme prensiplerine aykırı bir şey. Belki beynim eğlenmeye programlanmıştır. Ya da şöyle mutlu olabilirim: Bir sürü şarkının nakaratını ve Osmanlı padişahlarının ilk üçünü ezbere biliyorum. Böyle daha mutluyum.



Kitaplar kuşkusuz ki anlamlıdır. Yani genellikle. Bazı kitaplar edebi değerlerinden ötürü bitirildiğinde "Bu neydi be şimdi?" dedirtebilir. Ama benim hayatımdaki sorulardan biri bitirdiğim bir kitap yüzünden değil. Bırakın bitirmeyi elime bile almadığım kitap yüzünden. Ama soru benzer. "Bu ne be?" Soru buyken, kitap şu:


Ben yıllar yılı elektrik düğmesini açık ve kapalı konumları arasında dengede tutmaya çalışıp ne olduğunu  gözlemleyen milyonlarca insandan sadece biri olduğumu biliyorum. Kim bilir şu günlerde bunu deneyen kaç çocuk vardır? Ve onlar büyüdüklerinde hala bir sürü çocuk olacak bunu yapan. Aslında fotoselli ışıkların yaygınlaşıyor olması bu konuda canımı sıkıyor. Yeni nesil bu zevki ve deney - gözlem aşkını yaşamadan büyümemeli. Fotoselli ışıklar zaten başlı başına sorun. Tuvaletlerdeki fotoselli ışıklar bazen canımı sıkıyor. Tuvalette koşan falan insanlar var sanırım iki saniyede sönen ışıklar olduğuna göre. Karanlık korkum ile vücudumun rutin ihtiyaçları arasında gidip geliyorum bazen. Sonuç olarak kendimi tuvalette Karadeniz yöresinden halk oyunları sergilerken buluyorum. Hayat böyle bir şey. Asıl üzücü olansa bir neslin telefonlar konuşurken elini kabloya dolama zevkini yaşamadan büyüyor olması. 

Günümüz dünyasının vebası hiç şüphe yok ki Pitbull. Pitbull dediğimiz şahsiyet inanılmaz bir hızla bütün ünlü şarkıcılarla düet yapıyor. Bütün şarkıları ne olduğunu asla anlamadığım sözleri hızlı hızlı söylemek suretiyle kesip araya giriyor. Onun ne ara çıktığına dair hiç bir fikrim yok ve... Pitbull... Çık git şarkılardan bebeğim. Ne ara düet yaptın bu insanlarla?

Aztek dilinde çok sarhoş olmanın "400 tavşan kadar sarhoş olmak" demek olduğunu öğrendiğimden beri 400 tavşanın ne kadar sarhoş olabileceğini düşünmeden edemiyorum. Gerçi bir tavşanın bile ne denli sarhoş olabileceği konusunda yeterince fikrim olmadığından düşüncelerim hep bir yerde tıkanıp, düğümleniyor. Belki de asıl merak edilmesi gereken hangi Azteklinin çıkıp da neden böyle bir şey söylediği. Bir de bu işin doğrusu Aztekli mi Aztek mi o konuda bir emin olamıyorum. Aynı konu Yunanlı/ Yunan için de var. Mesela Türkmenistan'dan olan biri Türkmen diyoruz. Çünkü Türkmenistan, Türkmen ülkesi demek. O halde Yunanistan'dan birine Yunanlı demek niye? Hindistan'dan olan adama Hintli demek niye? Kim icat etti bu dil kurallarını? Ne yapıyordunuz dil ortaya çıkarken bilmiyorum ki? Herkes mi 400 tavşan kadar sarhoştu?!

Beni bu güzel havalar mahvetti.


Şimdi ben lisedeyken de aynı böyleydi. Derin derin düşünüyorum sanıyorlardı. Beni dışarıdan gören Quantum fiziğine yeni bir bakış açısı getirdiğimi ya da Rönesans tablolarına gizlenmiş mini sembolleri bulmaya çalıştığımı düşünebilirdi. Ama ben böyle işleri kışın yapardım. Kış öğleden sonraları, depresyona girmek, popomun yarıçapını genişletmek için uygun, asitliği düzenlenmiş ve sitrik asitle zenginleştirilmiş doğala ödeş aromaları bulunan saçma şeyleri yemek ve Quantum fiziği ve Rönesans sanatı hakkında düşünmek için uygun zamanlardı. Bense her kış bu belirttiğim  aktiviteleri, bu belirttiğim sırayla yapıyordum. Her bahar geldiğinde kendimi şişmanlamış ve aydınlanmış halde buluyordum. Ama ben baharları prensip olarak düşünmem. Lisedeyken de böyleydi. Beni derin derin düşünüyorum sanıyorlardı. Oysa ben bu güzel havaların mahvettiği onlarca, yüzlerce, binlerce kişiden biriydim.

Biz güzel havaların mahvettiği kişiler olarak topluca her bahar karizmalarımızı çizdiriyor, beynimizi aldırıyor ve kilolarımızı vermeye uğraşıyorduk. Bütün sonbahar iPodlarımızı dolduran alternative rock şarkılarını dinleyerek gri gökyüzüne bakıp "eski güzel günlerin" anılarını düşünmüş, lisede hiç sahip olmadığımız mükemmel arkadaşlıkları ya da genel olarak insanların nasıl iğrenç varlıklar olduğunu düşünüp durmuştuk. Yağmur her yağdığında One More Cup of Coffee açıp camlara şap şap vuran yağmura "Sadakatin bana değil, gökteki yıldızlaraydı" cümlesini İngilizce olarak fısıldamış, otobüste giderken elektrik direklerinin önümüzden sırayla geçişini şiirsel bulmuş, "Ulan klip yönetmeni olsam bunu kullanırdım" demiştik. Ama... Baharın gelişi bize La Isla Bonita ile gelmişti. Yağmur yağdığında o kışınki derinliği yakalamak imkansız bir hal almıştı artık. Daha iki ay önce yağmurda hayatın manasını bulan "Aslında hepimiz yağmur damlası gibiyiz. Birbirimize değmeden iniyoruz gökyüzünden ve yere düşüyoruz en sonunda." gibi şiirsel çıkarımlar yapan bizler şimdi, "Yaaa pikniğe gidecektik baba biz, yağmur yağıyor, hale bak!" insanları olmuş çıkmıştık. İlmiklerine tırnaklarımızı takıp düşündüğümüz kazaklarımız yerini turkuaz "Free Surfer!" yazılı tişörtlere bıraktığından beri sanki kişiliklerimiz değişmişti. Sanki güneş her sabah düzenli olarak damarlarımıza yaşam enerjisi zerk ediyordu.

Baharın gelişi ağaçlara çiçekler, dallara meyveler ve bize öküzlük getirir. Güzel havaların mahvetmediği insanlar, bahar geldikten sonra da kıştaki halleriyle kalabilirler. Ama baharca mahvedilmiş insanlarla araları eskisi gibi olamaz. Çünkü kendini durmaksızın Madonna'nın 90larda çıkan şarkılarının nakaratlarını tekrarlarken bulan bu canlı, günden güne öküze bağlamaktadır.
- Aslında hayat bir tiyatro sahnesi gibi, bizler oyun muyuz oyuncu muyuz belli değil. Hayatın tadını almak için...
- Tat almak dedin de, yeşil erik çıktı mı ya? Of şimdi onun fiyatı da, var ya üç aile birleşsek alırız ancak.
Bu tür koşullar göz önüne alındığında bahar gruplarını ve kış gruplarını kolaylıkla ayırt edebilirsiniz. Bu gruplar tıpkı iki denizin suyu gibidirler. Birbirlerine katiyyetle karışmazlar. Doğanın böyle bir dengesi vardır. Doğa böyle kusursuz bir şeydir işte.

Doğa kusursuzdur. Her şey kusursuzdu. Ama bizi bu güzel havalar mahvetti. Bizi derin derin düşünüyor sanıyorlar. Olaylar lisede de böyleydi. Rönesans tablolarını rahatsız edici bulan eminim ki benden başka insanlar da vardır. Ama... Söz konusu tablolarda kadınların şeytani çizilmesi, beni önümüzdeki kışa kadar hiç rahatsız etmeyecek.

Duru Bir Gerçek


Ben Ankara'nın bir kış gününde gözlerimi açtığımdan beri yirmi sene geçmiş. İki haneli sayılara geçtiğim zamandan bu yana bile on yıl olmuş düşünsene. Yirmi yıldır oksijen solumuşum, yirmi yıldır her sabah uyanmışım. Bu yirmi yıl süre içinde bir sürü kitap okudum ben, bir sürü film seyrettim. O kadar şarkı dinledim ki, sayısını bilmiyorum. Sahi kaç şarkı dinlemişimdir acaba hayatımda? Çok fazla. Okuduğum kitaplarda, izlediğim filmlerde ve dinlediğim şarkılarda hep birbirini seven insanlar oldu. Yani birini seven ilk insan ben değilim.

Beni birini seven değer insanlardan farklı kılan ne? Beni diğer insanlardan farklı kılan tek şey; benim seni seviyor olmam. Onun dışında gayet sıradan bir sevgi benimkisi de. Hücrelerimden hızla geçen bir sıcaklık, damarlarıma oradan da bütün vücuduma yayılıyor. Bazen çocuk gibi oluyorsun. O zaman şefkat duyuyorum sana. Bazen o denli büyüyorsun ki, kendimi beş yaşımda gibi hissediyorum. Sözlerini dinliyorum, seni anlamaya çalışıyorum. Sözlerin bazen temel anlamlarının dışına çıkıyorlar. Ağzından çıkan sözcüklerin bile bundan haberi yok. Onlar bazen "güven", bazen "huzur" oluyorlar.

Seni göreceğimi bildiğim sabahlara nasıl istekle uyandığımı bilemezsin. Pencereden baktığımda dışarıda kar yağıyorsa aklıma sen geliyorsun ve elini tutup yürüyebiliyorsam bu şehrin soğuğunu seviyorum. Kar tanelerinin saçlarımızda erimesi ne güzel bir his öyle. Karlar eridikten sonra şehrimi kaplayan karaktersiz çamur bile moralimi bozmuyor. Bahar gelince ne güzel oluyor Ankara. Seninleyken güneşin doğmasıyla coğrafya bilgilerimi hiç ilişkilendiremiyorum ki. Sarı gölgeler düşürüyor esmer yüzüne güneş ve ben onları izliyorum.

Seninle geçirdiğim her günden sonra eve döndüğümde ben yaşadığım sürece böyle kalmanı, hep şimdi olduğun gibi olmanı ve beni hep şimdi sevdiğin gibi sevmeni diliyorum. Çok acayip değil mi birbirinden bu denli iki farklı insanın yollarının böyle kesişmesi? Milyarlarca insan var dünyada ve biz birbirimize rastlıyoruz. Dedim ya orijinal bir şey değil bu. Herkes birbirini seviyor. Biz de dünya üstündeki milyonlarca çiftten yalnızca birisiyiz. Koskoca bir evrendeki mavi bir gezegende kesişmiş iki doğru, birbirine dolanmış iki eğriyiz.

Şimdi ben... Ben seni seviyorum. Biliyorum, ilk kez duymadın bunu. Bunu yazmak, söylemek o kadar kolay ki. Herkes söyleyebilir. Biliyorum. Ama ben sadece duru bir şekilde söylüyorum; seni seviyorum.

Fanlı Alabalık


Çocukluğuma dair en canlı görüntülerden biri -nedense- bir magazin programından. Gülben Ergen konserinde Gülben Ergen tel örgümsü kafeslerin arkasında duran seyircilerin zar zor çıkardığı parmaklarına değerek dolaşıyor ve şarkısını söylüyordu. Hayranları ağlıyor, şarkıya çılgın bir şevkle eşlik ediyorlardı. Sonra gayet sıradan gözleri, sıradan saçları ve sıra dışı kilosu olan bir kız sıra dışı bir çoklukta ağlayarak Gülben Ergen'in ellerine bir defter tutuşturdu. Defterin her sayfası gazetede, dergilerde çıkan -her halde her- Gülben Ergen haberi ve resmini içeriyordu. Gülben Ergen çok duygulandı ve kıza bileğindeki muhtelen değerli bilekliğini verdi. Ve ben hayatım boyunca o kıza özendim. Bilekliği kapmış olmasına değil, hayır. Bir şeyin bu denli fanı olabilmeyi çok istediğim için. Evet, bileklik fena olmasa da bir şeye bu denli aptalca bir sadakatla bağlı olabilmeyi çok ama çok isterdim. Yaşamayı daha kolay ve güzel kılardı kuşkusuz.

Bir kimseye hayranlık göstermek konusunda bir TV kumandası düzeyinden öteye gidemediğim için kendimi suçlayamıyorum. Har sabah gazeteyi "Acaba X haberi var mı?" diye açmak, gazete küpürlerini kesmek, "Xle yatıp, Xle kalkıyorum" demeyi elbette ki ben de isterdim. fakat son cümle hayranlığımın Backstreet Boys konusunda olması ihtimaliyle beni hoş olmayan durumlara sokabilirdi, ki bunu istemeyiz.

Eskiden baya meşakkatli olan bu hayranlık işi Facebook'la daha kolay bir hale gelmeye başladı kuşkusuz. Şimdiler de "Beğen" tuşu bir aralar "Become a Fan" idi ki bu bazen bence komik cümleler doğurmaktaydı. "Mükerrem, Fıstık Ezmesi ve Kırmızı Çoraplar'ın hayranı oldu" bunlara örnek gösterilebilir. Mükerrem diye bir arkadaşım olmaması gerçeğinin dışında kırmızı çoraplara benim de bir hayranlığım olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Ben kıskanç bir insanımdır. Söz konusu fan sayfalarında "X çoook güzelsin, X'i en çok ben seviyorum" "Yo yo yo bebeğim en çok ben seviyorum" muhabbetleri yapabileceğimi sanmıyorum. Ben birinin fanı olsam Kaya Çilingiroğlu'nun fanı olurum. Böylece adamın tek fanı olurum, kimseyle paylaşmak zorunda kalmam. Kaya Çilingiroğlu Fan Club kurarım ve tek başıma eğlenirim, böylece kimsenin ağız kokusunu da çekmem. Kendim patron, kendim üye. Oh mis valla.

Benim en sevdiğim olaylardan biri ticari markaların de bu ara "Facebook'ta Y'nin hayranı olun" kampanyaları yürütmeleri. Bir dergiye hayran olursun, bu ay neler var önceden öğrenirsin. Bir kanala hayran olursun yayın akışını, dizileri bilmem neyi takip edersin. Bir mağazaya haran olup indirimleri takip edersin. Buraya kadar güzel pekiii "Parisli Cemil Kuaför Salonları"na neden hayran oldunuz ey insanlar? :) Alarko Carrier hayranları... Sizlere soru bile sormuyorum.

Beni "şarz", "herkez", "bende seni seviyorum" ya da "kandil simidimizi denedinizmi" kadar rahat rahatsız eden bir şey varsa bu da "X FUN CLUB" yazısı görmektir. Sanki bu klüplerde adamı sevip saymıyorlar da onunla dalga geçiyorlar havası var. "X o ne şarkı lan öyle?" "Ahahaha X, o röportajı insan olan verir mi olum ya?" diyaloglar bekliyorsanız üzgünüm, bunlar da hayran klüpleri. Buralara girmek için birinin gerçekten sevmeniz ve İngilizcenizin kötü olması yeterli özellikler.

Yazıma son verirken okurlarım için güzel dileklerde bulunmak istiyorum. Allah hepinize sabahın köründe -ya da gecenin köründe- World of Warcraft sırasına girmiş genç dinçliği ve Japon fan genç kız azmi versin.

Öpüldünüz:*

Ben Bazen 20yimdir



Artık sayısal olarak "teenager" olmayışımın devrimsel bir şey olacağını düşünmüştüm. Şimdi aklımdaki tek şey anaokulu anaokulu ya da kreş kreş gezip bulduğum bütün minik bünyelere "Büyümenin bir olayı yok bebeklerim" demek. Problem çocuklar?

Galiba hayatım boyunca 18 yaşıma girmek için yaşadım. 18 yaş, çocuksu resimlerde M şeklinde dağların ardından görünen minicik güneş gibi bir şeydi. Gerçi 18 olunca da pek bir değişmemişti. Artık kimlik sorulduğunda gururla kimliğimi gösterebiliyordum sadece. Hoş bu durumdan iki yıl sonra bile ben hâlâ "Yaşımız tutuyor mu?" denilen kızdım ama bundan rahatsızlık duymuyordum. 18 olduktan sonra büyümek anlamsız bir hale geldi.

Ben küçükken topuklu ayakkabılara aşıktım. Anneme kızıyordum. Bir insan yaşı da uygun olduğu halde nasıl topuklu ayakkabı giymezdi? Ben bir büyüyecektim ki görecekti herkes. Evde bile topuklu ayakkabılar giyecektim. Sonunda topuklu ayakkabı giyebilecek yaşa geldiğimde annemi anlamıştım. Hiçbir şey spor ayakkabıların yerini tutamazdı. Topuklu ayakkabılar aslen 30 yaş kadınları için değil, 4 yaş çocukları için üretiliyordu. Çocuklar bunlara o denli özeniyorlardı ki zorla annelerine aldırıyorlardı ve ticaret gerçekleşmiş oluyordu. Endüstriler bu şekilde dönüyordu kuşkusuz.

Küçükken en özendiğim şeylerden biri yara izim olmasıydı. "Yara izim olmadan ölmek istemiyordum" Yara izi yaşanmışlık demekti. Yara izi hayattasın demekti. 4 yaşımda hayatta olduğuma dair bir kanıt aramıyordum tabi ama yara izi bir şeyler atlatmışsın ve büyümüşsün demekti. 20 yaşıma geldiğimde bir sürü yara izim var ve büyümenin en güzel yanı belki de budur. Yara izlerimi seviyorum. Çünkü yıllardır değişmeyen bir şey varsa o da yara izlerinin yaşıyorsun demek olduğu. Çünkü yara izleri hâlâ yaşanmışlık anlamına geliyor.

Bazı şeyler değişir. Ve bazıları asla değişmez. Ben hâlâ yemekten patlamasına rağmen üstüne bir de tatlı yiyebilen, soğuk içecekleri her zaman sıcak içeceklere tercih edebilen, kahve içince uykusu gelen, güzel bir ses duyunca hâlâ gözleri dolabilen, başucunda ayısıyla uyuyan, çizgi filmleri seven ve en sevdiği şey hâlâ annesinin kucağında oturmak olan kızım. Ben, bazen 20yimdir.

Ben bazen 20yimdir. Hâlâ insanlara inancım yok. Vişne likörlü çikolatalara, anneme ve kar yağışına inanıyorum. Cam balkonları sevmiyorum ve keşke yalnız bunun için sevseydim seni:)

Ego'da Hayat


Bence en iyi sosyologlar ve psikologlar arabası olanlar içinden çıkmıyor olmalı. Otobüsle gidip gelirken yapabileceğin insani gözlemleri hiç bir anketle yapma şansın yok çünkü. İnsanlar çeşit çeşit, insanların hepsi bir acayip. Bugün Yalnız Gezegen'de bazı gözlemlerimi yazmaya karar verdim. Bu yazım daha fazla yazmamı isteyen annem, Buket ve bütün otobüs emekçileri içindir:) (Otobüs emekçileri daha fazla yazmamı talep etmediler, hayır.)
Bence Allah herkese "otobüste daha iyi yer kapmak için atak hareketler yapan amca" azmi verse, dünyada ne açlık ne sefalet kalır. O, otobüse yavaş yavaş ayaklarını sürüyerek binen, yüzünde "Bu otobüs yolculuğundan sonra öleceğim az sonra" ifadesiyle koltukları süzen adamların bir yer bulup da oturunca rahatlayamayıp hep daha "iyi yerler" kesiyor olması gerçeğini kimse göz ardı edemez. Otobüste daha iyi yer de ne demekse, onu ben bilmiyorum. oturduğun yerin iki sıra ilerisinin çaprazındaki yerden daha güzel bir yer düşünülemez bu amcalar için. Herkes bilmelidir ki oturulan koltuğun iki sıra ileri çaprazı otobüsün en konforlu yeridir. Söz konusu amcalar bu konforlu yerleri gözlerine kestirip buralarda oturan insanlar kalkar kalmaz Usain Bolt çevikliği ile buralara koşarlar. Az önce ince hastalıkla baş ediyor gibi bir yüz ifadesi takınıp ayaklarını isteksizce ileri süren adamın koltuklar konusundaki bu çevikliğine hayran olmamak elde değildir. Bu adamları yeterince iyi otobüs koltukları göstermek suretiyle 100 metrede en iyi dereceyi almak ve Manş'ı koşarak geçmesini sağlamak işten değildir. Hepimize bu amcaların azminden diliyorum.

Dünyada hiç bir fikir yoktur ki bütün insanlar hemfikir olsun. Tek bir fikir dışında. "Otobüsler az geliyor, dolu geliyor" Akşam saatlerinde zaten güç bela otobüse binmiş insanları "Biraz daha ilerleyelim, arkalar boş" söz öbeklerinden daha çok sinirlendiren tek cümle anneleriyle ilgili ve benim yazmak istemediğim tarzda cümlelerdir:D İnsanların bazıları milim milim ilerlemeye çalışırken içlerinden genellikle orta yaşlı bir kadın çıkıp bağırır: "Daha nereye ilerleyelim? İnsanlar üst üste burada?!" Bu sözler otobüste parça tesirli bomba etkisi yaratır. Otobüsün çeşitli yerlerinden de sesler yükselir: "Yeter artık kaptan, dolu otobüs" "Nereye gelsinler, üstümüze mi çıksınlar?"Sonra bu insanlar biri bilmem kaç saattir otobüsü beklediğini söyler. "Valla ben beşten beri buradayım, 4 tane paralı otobüs geçti" Onay dolu sesler yükselir. Sonra başka biri geçmiş deneyimlerinden söz eder. "Ben geçen tam 75 dakika bekledim" Sonra başka bir insan toplumsal tespitlerde bulunur: "Ama bizim insanımız hak ediyor. kalkıp da bir şey söyleyen yok. Bizim insanımız böyle." Kalanlar onaylar. Az önce otobüse binmek için birbirlerinin üstüne çıkan bu insanlar artık aynı grubun parçasıdır ve inecekleri yer geldiğinde gülümseyerek dava arkadaşlarına hoşçakal demeyi ve iyi bir akşam dilemeyi ihmal etmezler.

Otobüs insanlarının en rahatsız edici olanı günden dönen, pür makyaj teyzelerdir. Bunlar oturduğunuzu görür görmez yanınızda biter, gözlerinizin içine bakar, kollarıyla sizi kafese alır ve çantalarıyla sizi dürtmek suretiyle sizi taciz ederler. Belki arada kendi kendilerine şimdiki gençler konusunda tespitlerde bulunabilirler. Sizin 454 kiloluk bir okul çantanızın olması az önce her biri 68 yaşında olan "kızlarla" dedikodu yapmış bu kadını hiç bağlamaz ve ondan 25 yaş küçük olduğunuz için oturma hakkı onun olmalıdır. Akşam saatlerinde rahatsız edici olan "İlerleyelim" sözleri bu kadını sizin koltuğunuzdan uzaklaştırma işlevi taşıdığında kulağa çok hoş gelebilir.Ama bu kokoş teyze giderken bile size bir miktar küskün, büyük bir miktar da kızgın bakışını atmayı ihmal etmez.

Her yerde olduğu gibi gereksiz sosyalleşme çabası içinde olan insanlar otobüste de kendini göstermektedir. Yanınıza oturan bu insanlar önce alakasız konulardan muhabbete girmeye çalışırlar. Söz gelimi otobüsün önünden geçtiği bir marketi göstererek "Burası çok ucuz!" gibi şeyler söyleyip daha sonra "Okuyor musun?", "Nerede" ,"Eski Mısır'da güneş tanrısı", "iri taneli bezelye", "boru sesi", "eski dilde ayak", "sarhoş nidası" ya da "resimdeki sanatçı" gibi bütün klasik soruları ardı ardına sıralarlar. sizin kısa yanıtlar veriyor olmanız, ilgisiz görünmeye çalışmanız bu insanları yıldıramaz. Bu insanlar gönüllü anketörler gibidir. Sorularına tam yanıtlar almak isterler ve her yanıt başka soruları doğurur. Bunları yıldıran tek şey yolda müzik dinlemektir ama bazıları kolunuzu dürtmek suretiyle size kulaklıklarınızı çıkarttırıp sorular sorabilirler. Bu durumda bir kaç durak önce inmek ya da yol sosyalinin önce inmesini ummaktan başka hiç bir çözüm yolu yoktur.

3 kutsal kitapta da kesin çizgilerle belirtilmiş bir emir olarak: Orta yaşlı, sıradan görünümlü, baş örtülü teyzelerin telefon melodileri seksi pop şarkıları olmaz zorundadır. "Oh yeah, so hot" şeklinde çalan bir zil sesinden sonra bir İç Anadolu şivesiyle "Oğlum ben sağa demedim mi ekmek al diye? Ha? Eyi tamam" konuşmalarını duymak hiç bir otobüs yolcusunu şaşırtmamalıdır. Bu zilleri teyzeler kendileri mi seçmektedir, çocukları mı yapmaktadır bilinmez ama bu zilleri duyunca heyecanlanmayın diye söylüyorum. Ben bu zilleri daha hiç genç ve güzel bir kızda görmedim, duyunca boşuna sahibini aramayın.

Tavsiye ya da tespitlerimin her otobüste geçerli olmaması durumunda: Bu tespitler 317 ve 318 sefer numaralı otobüsler için yapılmıştır. Yazımın telif hakkı Ares Engin'e aittir ve bir kısmının ya da tamamının kopyalanması durumunda hırsızın kafasında bütün gün bir Yıldız Tilbe şarkısı çalması suretiyle lanetlenmesini diliyorum.

Şarkı Bilginleri ya da Kaldıraçlar


İnsanlığın en büyük sorunlarından biri hayatta işlerine yarayacak bilgileri şarkı sözleriyle değiştirememek. Yani eğer kafamdaki şarkı sözü yoğunluğunu matematik bilgime verebilseydim şu an dünya çok daha farklı bir hal alabilirdi. Ezbere bildiğim bütün şarkılar birer fizik teorisi olsaydı uygun bir kaldıraçım olmadan bile dünyayı yerinden oynatabilirdim. Eğer hangi şarkı kimin eşleştirmesini bildiğim kadar eser yazar eşleştirmesi yapabilseydim bibliyografik eserlerim olurdu. Grup üyeleri yerine siyasetçi isimlerini bilseydim daha kültürlü olurdum mesela. Bir de şunu düşünün; Benim gibi milyonlarca insan var.

Aslında bu insanlarla aynı müziği paylaşabilmek güzel tabi. Aynı bilgiyi paylaşamama durumu bazen hoş ve bazen sinir bozucu oluyor bunu bilemiyorum. Dün Kim 500 Milyar İster'de (Yeni ismi umrumda değil, benim için yarışma hâlâ bu) bir adam "Micheal Jackson'ın geri geri kayarak yaptığı dans hareketi" için 2 joker kullanıp sonra da break dance yanıtını verdi ve kaybetti. Bazen saçımı başımı yolmak istiyorum. Gerçi bilse ne olurdu ki? ( Yani biraz daha para dışında:) )Ama müzik ve işe yarar bilgiler olayını düşündüğümde daha değişik şeyler de gelmiyor değil aklıma. Yani üstte siyasetçi isimlerinden, kitap - yazar eşleştirmesinden falan bahsetmişim ama bunların işe yarar bilgiler olmadığı da aşikar. Olay müzikse tıpkı o şarkı sözü gibi "Hangi deniz nereye dökülüyor bana ne, ben içinde boğulurken?" Bu konunun daha da ilginç yanı ise çok sarhoş olduğunda bile bütün şarkı sözlerini bildiğini fark etmek. Hayatın sahiden değişik bir espri anlayışı var.

İktisat derslerinin hoşlandığım bir tarafı varsa o da bir şeyden alınan zevki/faydayı util diye bir birimle ifade etmemizi sağlamaktı. O zaman şu konuya dönelim. Müzik dinlerken 10 utillik bir zevk alıyorsam ve "işe yarar bilgiler" (ki bu konuyu az önce sorgulamıştım) bana 5 utillik bir zevk veriyorsa müzik dinlemek daha yararlı bir şeydir. Tabi bunu şu açıdan düşünmek mümkün: Belki adam moonwalk'ı biliyor olsaydı X kadar para kazanacaktı ve bu ona daha bir sürü util verecekti. Bunu bilemeyiz. "Geçmişi düşünme onu değiştiremezsin, geleceği düşünme onu tahmin edemezsin" diyen Konfüçyus'u saygıyla alıntılarken kafamın sadece müzikle dolu olmadığını göstermekten gurur duyarım:)

Aslında bilgi de çok garip bir şey. İnsanları ukala olmakla suçlamam, çünkü ben sahiden ukalayımdır ve insanların ukalalığa hakları olduğunu düşünüyorum. Herkesin iyi bildiği konular vardır, ve bu onlara ukalalık yapma hakkı verir. Bilgi güçtür ve güçlü olan gücünü gösterme hakkını saklı tutar:) (Bak sen?) Benim bilmediğim bir konuda bana ukalalık yapılmasını rahatsız edici değil aydınlatıcı bulabilirim. Neticede bir gün benim de sıram gelir, değil mi?:) Ama "Elektriği Edison buldu, faturaları da o ödesin ehehehe" diyen gence girişme isteğimi bastırma nedenim medeni bir insan olmamdan kaynaklanmıyor. Bunun tek nedeni onu dövemeyecek olmam. Yani bu gerçekten kabul edilmez bir şey. Hem iğrenç espriler yap, hem yalan yanlış şeyler söyle. Edison ampulü buldu bebeğim, elektriği değil deyip geçebiliyorsam günüm fena geçmez. Ama bunu diyemiyorsam bu günümün güzelliğini biraz zorlayabilir. Bir iş yarım bırakılmış, kafama vurulmuş gibi hissedebilirim. Bu hislerimi bir besteyle anlatamadığım sürece önemleri yok:)
Yani dünyayı yerinden oynatabilir miyim emin değilim ama bana bir kaldıraç verin. Ya da bir şarkı çalın ne bileyim ben. Bir şarkı çalın. 20 utillik olsun.